FAHRENHEIT 451 (1953)



FAHRENHEIT 451: Kitap kağıtlarının tutuştuğu ısı derecesidir.

Yakmak bir zevkti diye başlıyor roman, aklıma küçükken bir şeyleri tutuşturmanın verdiği o yaramazlık ve güç hissi geliyor fakat öyle değil, bu kitapta yananlar hepimizin kutsalına dokunuyor yani kitaplara.

Bir dünya düşünün ki insanlar sadece televizyon izliyor, hiçbir şeyi sorgulamıyor, düşünmüyor, insan ilişkileri kurmuyor; kitap okumak ve bulundurmak suç haline gelmiş, itfaiyeciler artık yanan binalar yerine (artık yanmayan maddelerden yapılıyorlar) kitapları yakıyorlar. Kendini gerçekleştirecek bir kehanet gibi geldi değil mi?



Kahramanımız Montag, babası ve büyük babası gibi bir itfaiyeci. O da herkes gibi eskiden beri itfaiyecilerin tek görevinin kitapları yakmak olduğuna inanıyor. İtfaiye merkezine ihbar geldikçe kitapları yakmaya gitmekten ibaret bir hayat sürüyor. Güzel bir karısı var, pek konuşmuyorlar ve her yerinde televizyonlar olan bir evde yaşıyorlar. Karısı çok mutlu, tüm gün televizyon izliyor ve gece uyku hapları yardımıyla uyuyor, tek derdi kocası terfi aldığında evin bir duvarını daha televizyon ile kaplatmak. Montag bir akşam yeni komşusu Clarisse ile tanışıyor. Bu genç kız tuhaf(?) bir tip mesela yürürken yıldızlara bakıyor, dışarı çıktığında ormanda bisikletle dolaşıyor, kuşları seyrediyor zira ailesi de öyle, televizyon izlemek yerine evlerinde oturup sohbet ediyorlar, hatta sokaklarda yalnızca dolaşıyorlar diye tutuklanmışlıkları bile var. Bir gün Clarisse , "Mutlu musun?" diye soruyor Montag'a, Montag ise "Mutlu mu? Bu da saçmalıklarından biri!" diye tepki veriyor Clarrisse'e ama doğduğundan beri ilk kez sorgulamaya başlıyor hayatını. Düşünceleriyle boğuştuğu bu gecede hiç mutlu olmadığını anlıyor, hem de hiç. Yavaş yavaş insanların kendine ait düşünceleri olabileceğini keşfederken, ihbar üzerine kitapları yakmak için gittikleri bir evde, kitapların sahibi kadının kitaplarını bırakmayacağını söyleyip hatta kibriti kendisinin çaktığını görünce, "Bir kadın kitaplar uğruna yanabiliyorsa, kitapların içinde bir şeyler olmalı." diyor ve bu düşüncesinin peşinden gitmeye karar veriyor.






Kitap bir distopya anlatıyor bize. Türünün rockstarları 1984 ve Cesur Yeni Dünya gibi çıktığı zaman bu kitaplar kadar değer göremese de günümüzde bu rockstarlardan biri sayılmaya başladı. Özellikle İthaki Yayınları'nın Bilim Kurgu serisi ile bu aralar iyice gündeme geldi. Zamanında yeterli ilgiyi görememesinin bir nedeni o dönemlerde televizyonların henüz yaygınlaşmaması, şu an sahip olduğumuz teknolojinin hayal bile edilemiyor olmasından kaynaklı olabilir. Kitabın yazıldığı dönemi düşünürsek televizyonun yeni yeni yaygınlaştığı, Amerikan rüyasının bir parçası haline gelmeye başladığı zamanlar. Bu dönemde, televizyonda sürekli dönen reklamlar ile şu anki tüketim çılgınlığının temelleri atılmaya başlanmış, insanların sahip olmadıkları şeyler bir eksiklikmiş gibi gösterilerek, mutluluğun insanlara sunulan ürünleri almakta olduğu, televizyondaki dizileri, şovları, reklamları izlemenin insanları mutlu edeceği empoze edilmiş. Ray Bradbury yaptığı bir açıklamada "Romanım aslında televizyonun okumaya, özellikle de edebiyata ilgiyi nasıl yok ettiğini anlatıyordu. Bu bakımdan, romanımda suçlu sandalyesinde oturan devlet değil, halkın bizzat kendisidir," demiş. Ben kitabı okuduğumda hem devlete hem de halka bu ithamı yönlendirebileceğimizi düşündüm. Çünkü, halk her ne kadar televizyon izlemek için okumayı bırakmış olsa da, devletin kitaplara karşı açtığı savaş ve cezalandırma politikası göz ardı edilemez.

İnanıyorum ki, günümüz dünyasını düşünerek kitabı okuduğunuzda tedirgin olacak ve bazı şeyleri sorgulamaya başlayacaksınız.





fahrenheit451
Nisan 18, 2019
0

Yorumlar

Menü

Ara

Bana Ulaşın